Pazartesi, Ağustos 15, 2016

Hülasa Bu Bir Gece Hezeyanı


Oluşumunun varlık bulduğu yerde, kafanda, oluşturduğun cevaplar mekanizması -sanırım buna iç ses de deniyor- eğer ipleri yavaşça ele almaya başlarsa işler tehlike boyutlara gidiyor demektir. Sorulan sorulara verilen karşıt yanıtlar, insanı iç varlığında besler, genişletir. Ancak aynı sorulara kendilerin dışında başkaları cevap vermiyorsa, tartışığın muhtelif konular günlük hayattaki insanlar kanadına yansımıyorsa, eğer gerçekten "hah, ben bu argümanı şimdi aştım" dediğin noktayı daha tartışmalıyken bile kimseye açmamış ya da savunamamışsan, işte evet bu noktada, işler sarpa sarıyor.

Hayatın kendi içerisindeki akışına karıştığında, zamanında kendi kendine etüt ettiğin onca sorunun, başlığın, dilemmanın cevap anahtarları birisiyle aynı konu üzerinde iki kelam ederken senden ayrılıp gidiyor. Ve sen, bahsedilen şey hakkında birkaç basmakalıp ifadeyi kullanıp geçiyorsun. Kendinle harcadığın zamana, kendinle boğuşmaya ayırdığın efora ihanet ediyorsun. Yahut "içindeki kendilerin sana ihanet ediyor" mu denmeli.

Vakitlice seslendirmediğin, yazmadığın, konuşmadığın, tartışmadığın, insanlarla yüzleştirmediğin her fikir sana ihanet edecek; en akılda kalması, dile dökülmesi gereken anda. İşte bu yüzden yaptığım çoğu fiilin nihai amacı: unutmamak için.



Çarşamba, Ağustos 10, 2016

Unutmamak İçin (4)

Gonçarov:

Kendindeki değerlerin değerini bilir, o kadar cimrilikle kullanırdı ki, onu herkes duygusuz ve bencil sanırdı. Kendine hakim olmasına, düşünme özgürlüğüne kızarlar, kendilerinin ve başkalarının hayatlarını ateşe atan insanları beğenir ve kıskanırlardı.  (Oblomov)


Sabahattin Ali:

Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapmzsak büsbütün çılgına döneriz.  (İçimizdeki Şeytan)



Marcel Proust:


Daha az üzüldüğü için üzüldü, sonra bu üzüntü de geçti. Sonra bütün üzüntüler geçti gitti, hepsi; hazları göndermeye gerek yoktu, onlar zaten uzun zaman önce, başlarını çevirip bakmadan, ellerinde çiçekli dallarıyla, kanatlı topuklarıyla kaçıp gitmişlerdi; kendileri için yeterince genç olmayan o evden kaçmışlardı. Sonra bütün insanlar gibi o da öldü. (Hazlar ve Günler)


Cumartesi, Ağustos 06, 2016

Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız
Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar
İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.
-Yahya Kemal Beyatlı

Çarşamba, Ağustos 03, 2016

Unutmamak İçin (3)

Ahmet Hamdi Tanpınar:
Hakikatte Abdullah Efendi, ömürlerinin sonuna kadar kendileri olmaktan kurtulamayan, nefislerini bir an bile unutamayan, etrafındaki havaya kendilerini fazla bıraktıkları zamanda bile içlerinde, tıpkı alt katta geçen bütün şeyleri merakla takip eden bir üst kat kiracısı gibi köşesinde gizli, mütecessis, gayrimemnun ve zalim ikinci bir şahsın mevcudiyetini, onun zehirli tebessümünü, inkar ve istihfaftan hoşlanan gururunu ve her an için ruhu insafsız bir muhasebeyle davet edişini duyan insanlardan biriydi.  (Abdullah Efendi'nin Rüyaları)


Ulus Baker:
Felsefi kavramlar hissedilebilir, onlara öfkelenebilir, onların varlığından coşku duyabilir, onlarla hiç de pozitivizmin kurallarına boyun eğmeden oyunlar oynayabilirsiniz.  (Yüzeybilim Fragmanlar)


George Orwell:
Çünkü sürdürdüğümüz şu hayatta -genel olarak insan hayatını değil, şu çağda ve şu ülkedeki hayatı kastediyorum- yapmak istediğimiz şeyleri yapmıyoruz. Hep çalıştığımız için değil. Sebep bizi sonu gelmez aptallıklara koşan içimizdeki şeytan. Her şeye vakit vardır ama yapmaya değer şeyler hariç. Sahiden önemsediğiniz bir şeyi düşünün. Sonra sadece ona harcadığınız zamanı saat saat toplayın ve hayatınızın ne kadarcık bir bölümünü kapladığını hesaplayın. Sonra bir de tıraş olmak, otobüslerde gidip gelmek, tren istasyonlarında ve kavşaklarda beklemek, edepsiz hikayeler anlatıp dinlemek ve gazete okumak gibi şeyler için harcadığınız zamanı hesap edin.  (Boğulmamak İçin)

Cumartesi, Temmuz 30, 2016



Your eyes may be whole
but the story I'm told is your heart is as black as night

Unutmamak İçin (2)

Evet, dışarıdaki eşyalar ve olaylar bizim mizacımıza göre bir görünüş kazanıyordu. Onlar bizim giydiğimiz maskelere göre ya gülüyorlar ya da ağlıyorlardı. Ben ise her zaman hastalıklı bir duyarlık içinde, anıların önceden kabul edilmiş kuşkuları elinde oyuncak olmaya mahkumdum. 
-Kemal Bilbaşar / Denize Doğru



Yazı yazmak isteğinin dış dünyaya karşı bir tür savunma isteği olduğunu daha bir algılıyorum. Yaşamın kendisinin yazı yazmaktan çok daha gerçek, çok daha derin olduğunu da biliyorum. Sözcüklerle yaşamın derinliğini vermeye hiç olanak yok. Çünkü sözcüklerde rüzgar ne kadar esebilir? Sözcüklerden nasıl bir güneş doğabilir? Sözcükler açık bir pencere önünde büyük yağmur taneleri olarak yağıp, bir insanı derin uykusundan uyandırıp mutlu kılabilir mi? Sözcüklerde yağmur ıslaklığı var mı? Sözcükler insanın yanında yatan diğer bir insanın yürek çarpışlarını duyurabilir mi?
-Tezer Özlü / Kalanlar


Yalnız ölüm yalan söylemez. Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır. Hayatın derinlerinden seslenir, yanına çağırır bizi. Ve biz, henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı yarıda kesiyorsak, bunun nedeni, ölümün seslenişini duymuş olmamızdır...
-Sadık Hidayet / Kör Baykuş

Perşembe, Temmuz 28, 2016

Unutmamak İçin (1)

"Şüphesiz..." Çok defa cümlelerin başında dilimize musallat olan bu "şüphesiz" içinde kıvrandığımız şüphelerden hiç değilse sözle kurtulmak ihtiyacının ifadesi mi? 
- Peyami Safa/Matmazel Noraliya'nın Koltuğu


Bazı kitaplar yüzünden kafam biraz karışmışsa da bugün bile senin içtenliğini taşıdığımı ümit ediyorum. Gene de sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım: yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?

-Oğuz Atay/Babama Mektup


Sürüp gidiyor bu, dinle. Bir yan hatta tren vagonlarının sarsıntısna benzer bir gürültü var. Bu yaşantılarımızdaki olayların birbiri ardından mutlu zincirlenişi. Güm, güm, güm. Melisin, malısın. Melisin. Gitmelisin, uyumalısın, uyanmalısın, kalkmalısın -sövüp sayıyor gibi yaptığımız, sıkı sıkı yüreğimize bastırdığımız, onsuz dağılıp gideceğimiz, ağırbaşlı  ve acıma dolu bir dünya. Bir yan hatta vagonların birbirine çarpmasına benzer bu sese nasıl da tapıyoruz. 

-V. Woolf/Dalgalar


Cumartesi, Temmuz 23, 2016

"Arayıp Bulmak Neyi Değiştirir?"

Kendine verdiğin tutamadığın sözler. Başlanıp yarım bırakılan işler. Zamanın hızlı geçtiğini - milyonlarca kişiyle belki de - aynı anda fark etmek. Sadece senin iradene bağlı olduğunu bildiğin halde istediklerine yapmana engel olan "yine aynısı olur" korkusu ve tembellik. Gördüğün, okuduğun, hissettiğin şeyleri bir şekilde yansıtmayınca yok olacaklarından, unutulacaklarından duyduğun korku. İfade etmediğin sürece içinde var olanların değersizliğinin ilk anlaşıldığı an.-Yoksa bu bir yanılgı mı?- Sorgu, sorgulama. Cevapsızlık ve yine aynı kaybediş döngüsü. Fiziğin el verdiği ölçüde karanlıkta bağırmak ve sesinin nereye kadar ulaştığını gözlemlemek. Kimse okumasa da okumayacağına emin olsan da yine yazmak. Yazdığını sanmak ve yine beliren sanrılar. 

Salı, Temmuz 28, 2015

ÖLÜ




....................................
Kabrimi gösteren taş parçasından
Yıllarla silinmiş olsa da adım
Bir zaman, ey yolcu, ben de yaşadım.
Çılgın heveslerim vardı benim de,
Benim de ra'şeler gezdi tenimde.
Alnımda bahtımın kırılmaz tacı,
Ben de ey yolcu, şen yahut kavgacı
Adımlarla gezdim hayat yolunu
Ve bir avuç toprak oldum en sonu.

A. H. Tanpınar

Cumartesi, Mayıs 16, 2015

Sielu on Vapaus / Hayalhane


Hep aynı anı hayal etmeye çalışıyorum. Gözlerimin kırpışmasıyla boğuşmak istemesem de sımsıkı kapadım gözlerimi. Hep aynı an, aynı his ve aynı koku bir arada olsun diye uğraşıyorum, ancak kaçıyorlar zihnimden. Kafamın içinde onları kovalarken yoruluyorum ve pes ediyorum. Hafif bir nefes verişin ardından sırtımı boşluğa dönüp uykuya kendimi teslim ediyorum.

Ertesi gün beş dakika uyuyakalmışım hissiyle herhangi bir değişiklik olmaksızın açtığımda gözlerimi, huzur bulmak için gene o ana kaçmaya çalışıyorum. Olmuyor. Kalkıyor, yaşıyor ve yine uyuyorum.

Ve bir gün, zamanların birinde o hissi tekrar duyuyorum. Yanaklarıma değen ufak tomurcuklar ve rüzgâr... Ayaklarımın altında yeniden sertleşiyor beyazlıklar ve yeniden sırtımda, kalçamda ve romatizmalı bacaklarımda duyumsayabiliyorum o ıslak soğuğu. Göz kapaklarıma soğuk pamuk istifleri gibi doluyor, tıpkı eskisi gibi kar. Sıcak dudaklarıma deyince hal değiştirip çatlaklara dolabiliyor yine. O sessizliği duyuyor, görebiliyorum beyazlığı. Yüzümün kırışmasına umarsız davranarak tebessüm edebiliyorum. Bütün bunların arasında gerçeklik ile hayal, bir farkla ayrılıyor: Yattığım yerden üzerime atmosferin en naif cismi yağarken, kalkma zorunluluğu duymuyorum. Sonsuzluğun tek bir an ile sınırlandırılabileceği gerçeğini o anda anlıyor ve kalkıyorum.

Yağmur başladı. Karlar çözülüyor. Yapışkan bir ıslaklık balçıklaşıyor kalktığım yerde. Sessizlik son buluyor ve rahatsız eden tekrarlı bir ses başlıyor: şıp şıp. Görünmez çatılardaki karlar, yer çekimine ve yağmura yenik, eriyorlar. Neresi olduğunu bilmediğim bir yere dönüyorum, zorunluluk duygusuyla sevdiğim bir yer olmalı. Döndüm. Yatağımın ucundan kendime bakıyorum, gözlerim açık. Havayı kaçacakmış gibi soluyorum ve hiçbir yerim gözükmediği halde çıplağım. Yağmurun beni gitgide soluklaştırdığı anlarda kendim, gözlerini kapıyor usulca.

Ertesi gün beş dakika uyuyakalmışım hissiyle herhangi bir değişiklik olmaksızın açtığımda gözlerimi, huzur bulmak için gene o ana kaçmaya çalışıyorum. Olmuyor. Kalkıyor ve yaşıyorum. Neden o ana gidemediğimi düşünüyor ve üşüyorum. Çıplağım, gözlerim açık ve havayı kaçacakmışçasına soluyorum. Sanırım unuttuğum bir şeyler var.



Salı, Nisan 07, 2015

Adonai Echod / Hayalhane

Mecusi ateşi gibi sönmemek üzere yakılmış olan şehir ışıkları, gökyüzünün tüm beneklerini silmiş. Ay dahi temsili bir siluetle arz-ı endam etmekte. İnsanoğlunun üstün olma güdüsü atmosferi delip fezaya ulaşmış. Negatifle pozitifin birleşiminden doğan suni ziyalar, evrenin parlak taşlarına meydan okuyacak kadar cüretkâr. Böyle bir durumda bile âdemoğlu, elindeki mercekli boruyla gökyüzünde değerli taş arayışında. Bulduğu vakit, onlara ulaşamadığı halde, bir sahiplenme belirtisi olan ad koyma eylemini onlar üzerinde gerçekleştirecek. Hatta aşırı bir cesaret ile belli taşları/kaynayan ateşleri kendi dünyevi şekillerine benzetecek. O taşlar/ateşler, kafamızı kaldırdığımızda tanıyamayacak olsak bile, istemsiz bir şekilde hayatlarımıza girecekler. Ki biz onlara bazen tanrıların adını koyacak, bazense onlardan hareketle belli şeylere isimler vereceğiz. Ölü bir beneğin bize gelen isteksiz ve istikrarsız ışığından etkilenip kimi zaman bununla övüneceğiz. Peki, onlar gerçekte, tam da şu saniyede, ne yapıyorlar?


DKB: 5000 ışık yılı uzaklıkta bir yıldız can veriyor. Mavi ışık huzmesinin içinden kızıl-pembe toz bulutları, mavilik ve siyahlığı hükmü altına yavaşça alıyor. Yıldız, son aydınlığı ile birçok yıldız doğuracak. Şaşalı bir ölüm, zarafetini boşluğa umarsızca salıyor. Siyahlığın küçük beyaz kusurları bundan ilham alarak renkleniyor. Toz bulutu genişliyor. Yıldız, son nefesini verdi.

SG: Dumanların üzerinden yükselen çiğ taneleri, gökyüzündeki Süt Yolu’nun (Samanyolu) içinde kayboluyor. Karşıdaki nehir, lav sıcağının altınları erittiği bir kaynaktan doğmuş gibi parlak ve sarı.  Nehrin sonu, ufuğun kızıllığında donuyor. Kızıl topraklar engebeli ve pürüzlü. Gün biterken Süt Yolu’nun yerini Nebulalar almakta. Altın nehrin sarısı onlara miras kaldı. Zulmet, kızıl toprağın üstünde doğdu.

GY: Turuncu kürenin üstünde içe doğru patlamalar var. Her patlama siyah dalgalarla çevrili kaynar küreyi biraz daha renklendirmekte. Mavi-turkuaz ve mor bileşenler, bir ressamın bitik boyasının tuvaldeki izleri gibi küreyi şeffaf bir renk huzmesine boğmuş. Kesif bir sıcaklık dalgasının izleri, arka plandaki kirli siyahı bunaltmış gibi. Son patlayışını sonsuz bir özlem içinde bekleyen bakır-turuncu lav adacığı, şimdilerde insan tenini bronzlaştırma işlevini görmeyi kendisi için kâfi sayıyor.

AU:  Kaynar kürenin aynası, gün be gün iki-yüzlü olmanın elemi içinde parlaklığından bir şeyler yitirmekte. Onun doğum lekeleriyle bezeli tenine değen her göz, hayatlarından eksilen zamanlarını hatırlıyor. Karanlığın bitiş, aydınlığın başlangıç olduğu yanılgısına kapılan insanlar, onun aksinin bulunduğu her yerde günün bittiğini sanıyorlar.  Kendi ışığına ve oluşuna sahip olamayan bu ayna, kimi zaman bağlı olduğu gri kürenin kendisi gibi renksiz olan sularını kendine doğru çekmekten başka bir isyankârlık göstermiyor.


Bize yaklaşan her şey sıradanlaşmaya başlıyor, bize benziyor, büyüsünü kaybediyor. Evrenin en mahremine bile el atan insanlık, ilhamı bahane ederek onları umarsızca sömürüp kendi basit benliklerine hapsediyor. Bunlardan habersiz olan sema sakinleri ise yerküreye yaklaştıkça bizim yanılgılarımızı, farkında olmadan, paylaşmaya başlıyor. Biz, bizden uzaktakilerin ölü ışıklarını mesut bir edayla izlerken yok ediliş, yaratılışın aksine tersten başlıyor...




Çarşamba, Mart 11, 2015

Sen Jorj / Hayalhane

Erik Satie'nin Gnossienne'sının ahengini içinde barındıran bir 17. yy tablosu... (Camların arkasındaki boyalı ve çizgili suratlar, dudaklarını yer çekimine meydan okutmaya uğraşıyor, ama başarısız.) Tabloda bir adam yatıyor, başucunda da bekliyor bir rahibe. Rahibenin elindeki ışık, karanlığın azametini kanıtlamak istermişçesine cılız. (Camların arkasındaki zayıf vücutların derileri de yer çekimine yenik.) Tablodaki adam ölüyor.

Merdivenler spiral şekilde aşağı kata kıvrılırken bir başka tablo bize başka ezgiler fısıldıyor. (Anımsayamıyorum tam adını, ama bir 19. yy noktürnü.) Jan Dark kılıcıyla yer çekimini deliyor, arkada bir köy morcivet alevlerle yanıyor. Tablo sustu, merdiven bitiyor. Parlak çinilerle bezenmiş duvardan yansıyan ışık aklımı karıştırıyor. Siyah ve kıvırcık kafalar var, duvarda yahut karşı bekleme koltuklarında, zihnim bulanık. Soğuk bir şey vücuduma değince anlıyorum artık o koltuklarda oturmadığımı. O koltuklara geri dönmek istiyorum, ancak dönemiyorum. Söylenilenler tınılara dönüşüyor ve merdivenleri yalayarak yukarıya ulaşıyor. Kendimi ölü adam tablosunun önünde buluyorum. Adam hala ölü, lakin tabloda yaşam sürüyor; ışıktan anlıyorum.

Bırakıp o yaşamı, dolaşıyorum çevrede. Camdan çevrili dışarıya açılan kış bahçesi görünümlü bir odaya giriyorum. Oda, başka evlerin balkonlarıyla, camlarıyla karşı karşıya. İnsanlar melodilerin hoş sedasını duyabilmek istercesine yakınlaşmış sanki. Aynı zamanda iniltileri duymamak çabası sarf eder gibi evler, kulak ve gözlerini sımsıkı örtmüş. Ben de örterek çıkıyorum. Her şey çığlık çığlığa; ölü adam, rahibe, Jan Dark, siyah kafalar... Müzik bile çığlık atıyor. Camlar arasındaki buruşuk, boyalı, sarkık yaratılmışlar seslendi bana: Küçük hanım, reçetenizi imzalatmayı unuttunuz. Hatırlamak istemiyorum. Çıkıyorum. Biranın yerel koku olduğu bir sokağın camiisinden Galata'nın kendisi silüetleşiyor. Ben, kaçıyorum.

Pazar, Temmuz 13, 2014

"Herkesin bahsettiği şeyler hakkında bir tekrar da ben yapayım" isteği

İnsanlar... diye bir girizgaha sahip olan herhangi bir kanı cümlesine başlayacaktım ki bir şeyi fark ettim: Çıkarım yapabilecek düzeye ulaşacak ne kadar insan tanıdım? Bir sonuç bilgisi öne sürmeye beni iteleyen bu özgüveni nereden buldum?

Her zaman gözlem gücüme ve tarafsızlığıma inanırım. Ancak bu inanç bir yargı bildirmeye yeter mi?

Günümüzün temel sorunu... Yeni bir yargı cümlesi daha. Yargılamayı yargılarken bile ihtiyaç duyulan kalıplar var, kaçınamayız. İnsanlığa göre -vicdani manasını kastetmiş olmayı isterdim- şekillenen dünyanın afallamış nesliyiz. Hangi konuda olursa olsun, ister somut bir siyaset ister soyut bir nefret, ilk amacımız güdülenmiş bir karşıtlığı kusmak. Nesil deyince akıllara direkt jenerasyon gelmesin, insan adlı varlığın varolduğuna inandığınız/inandığımız günden bu yana biz tek nesiliz: Önce çiçeği görür, sonra onu sever ve pek tabiî ona sahip olmak isteriz. Koparıp "benim" kisvesini veririz ona. Ardından çiçek solar ve insan önce çiçeği, detaylı düşününce de toprağı suçlamaya başlar. Zaman ilerler ve insan çiçeği koparmasına izin veren/zorlayan şartları şuçlu yapar. İnsan kendini suçlayamaz, nasıl suçlasın, çiçeği sanki o oraya koydu, hiç...

Pazar, Mart 23, 2014

Yazabiliyorken yazmalı, gezebiliyorken gezmeli.

İnsan-evladı  "varım" diyebilecek bilince ulaştığı günden bu yana Kibir Tanrısını oynuyor.
-
Terimler yorucu. Mide bulandırıcı. Çoğunlukla kökensiz, soğuk ve manasız insanın parıltılı kibrinden peydahlanmış o terimler. Samimiyetsizliğin her harfinden aktığı o ucubeler. Terim: hapishane. Sınırları başkalarının beyin kıvrımlarından çizilen üretime elverişsiz bir distopya toprağı.
-
Sanat etiği nedir ? Bir tamlamanın terimleştirilmiş hali. "Hyperactif" bir çocuğu hareketsiz kaldığı müddetçe yaşayabileceği bir odaya koymak gibi. Hareketin kendi göreceliliğine binaen her saniye ölme riski taşıyan bir çocuk oldu sanat. Var olmayan şeyi var etme çabası, insanın onulmaz kibri: Etik.
-
Kaçamazsın. Seni var eden zübdenden de, şu an seni sen yapan seçimlerinden de kaçamazsın. Oyundan çıktığını sandığın her an oyuna daha fazla dahil olacaksın.
-

"Yazabiliyorken yazmalı, gezebiliyorken gezmeli."