Salı, Temmuz 28, 2015
ÖLÜ
....................................
Kabrimi gösteren taş parçasından
Yıllarla silinmiş olsa da adım
Bir zaman, ey yolcu, ben de yaşadım.
Çılgın heveslerim vardı benim de,
Benim de ra'şeler gezdi tenimde.
Alnımda bahtımın kırılmaz tacı,
Ben de ey yolcu, şen yahut kavgacı
Adımlarla gezdim hayat yolunu
Ve bir avuç toprak oldum en sonu.
A. H. Tanpınar
Cumartesi, Mayıs 16, 2015
Sielu on Vapaus / Hayalhane
Hep aynı anı
hayal etmeye çalışıyorum. Gözlerimin kırpışmasıyla boğuşmak istemesem de
sımsıkı kapadım gözlerimi. Hep aynı an, aynı his ve aynı koku bir arada olsun
diye uğraşıyorum, ancak kaçıyorlar zihnimden. Kafamın içinde onları kovalarken
yoruluyorum ve pes ediyorum. Hafif bir nefes verişin ardından sırtımı boşluğa
dönüp uykuya kendimi teslim ediyorum.
Ertesi gün beş
dakika uyuyakalmışım hissiyle herhangi bir değişiklik olmaksızın açtığımda
gözlerimi, huzur bulmak için gene o ana kaçmaya çalışıyorum. Olmuyor. Kalkıyor,
yaşıyor ve yine uyuyorum.
Ve bir gün,
zamanların birinde o hissi tekrar duyuyorum. Yanaklarıma değen ufak tomurcuklar
ve rüzgâr... Ayaklarımın altında yeniden sertleşiyor beyazlıklar ve yeniden
sırtımda, kalçamda ve romatizmalı bacaklarımda duyumsayabiliyorum o ıslak
soğuğu. Göz kapaklarıma soğuk pamuk istifleri gibi doluyor, tıpkı eskisi gibi
kar. Sıcak dudaklarıma deyince hal değiştirip çatlaklara dolabiliyor yine. O
sessizliği duyuyor, görebiliyorum beyazlığı. Yüzümün kırışmasına umarsız
davranarak tebessüm edebiliyorum. Bütün bunların arasında gerçeklik ile hayal,
bir farkla ayrılıyor: Yattığım yerden üzerime atmosferin en naif cismi yağarken,
kalkma zorunluluğu duymuyorum. Sonsuzluğun tek bir an ile
sınırlandırılabileceği gerçeğini o anda anlıyor ve kalkıyorum.
Yağmur
başladı. Karlar çözülüyor. Yapışkan bir ıslaklık balçıklaşıyor kalktığım yerde.
Sessizlik son buluyor ve rahatsız eden tekrarlı bir ses başlıyor: şıp şıp.
Görünmez çatılardaki karlar, yer çekimine ve yağmura yenik, eriyorlar. Neresi
olduğunu bilmediğim bir yere dönüyorum, zorunluluk duygusuyla sevdiğim bir yer
olmalı. Döndüm. Yatağımın ucundan kendime bakıyorum, gözlerim açık. Havayı
kaçacakmış gibi soluyorum ve hiçbir yerim gözükmediği halde çıplağım. Yağmurun
beni gitgide soluklaştırdığı anlarda kendim, gözlerini kapıyor usulca.
Ertesi gün beş
dakika uyuyakalmışım hissiyle herhangi bir değişiklik olmaksızın açtığımda
gözlerimi, huzur bulmak için gene o ana kaçmaya çalışıyorum. Olmuyor. Kalkıyor
ve yaşıyorum. Neden o ana gidemediğimi düşünüyor ve üşüyorum. Çıplağım,
gözlerim açık ve havayı kaçacakmışçasına soluyorum. Sanırım unuttuğum bir
şeyler var.
Salı, Nisan 07, 2015
Adonai Echod / Hayalhane
Mecusi ateşi
gibi sönmemek üzere yakılmış olan şehir ışıkları, gökyüzünün tüm beneklerini
silmiş. Ay dahi temsili bir siluetle arz-ı endam etmekte. İnsanoğlunun üstün
olma güdüsü atmosferi delip fezaya ulaşmış. Negatifle pozitifin birleşiminden
doğan suni ziyalar, evrenin parlak taşlarına meydan okuyacak kadar cüretkâr.
Böyle bir durumda bile âdemoğlu, elindeki mercekli boruyla gökyüzünde değerli
taş arayışında. Bulduğu vakit, onlara ulaşamadığı halde, bir sahiplenme
belirtisi olan ad koyma eylemini onlar üzerinde gerçekleştirecek. Hatta aşırı
bir cesaret ile belli taşları/kaynayan ateşleri kendi dünyevi şekillerine
benzetecek. O taşlar/ateşler, kafamızı kaldırdığımızda tanıyamayacak olsak bile,
istemsiz bir şekilde hayatlarımıza girecekler. Ki biz onlara bazen tanrıların
adını koyacak, bazense onlardan hareketle belli şeylere isimler vereceğiz. Ölü
bir beneğin bize gelen isteksiz ve istikrarsız ışığından etkilenip kimi zaman
bununla övüneceğiz. Peki, onlar gerçekte, tam da şu saniyede, ne yapıyorlar?
DKB: 5000 ışık yılı uzaklıkta bir yıldız can veriyor. Mavi ışık huzmesinin içinden kızıl-pembe toz bulutları, mavilik ve siyahlığı hükmü altına yavaşça alıyor. Yıldız, son aydınlığı ile birçok yıldız doğuracak. Şaşalı bir ölüm, zarafetini boşluğa umarsızca salıyor. Siyahlığın küçük beyaz kusurları bundan ilham alarak renkleniyor. Toz bulutu genişliyor. Yıldız, son nefesini verdi.
SG: Dumanların üzerinden yükselen çiğ taneleri, gökyüzündeki Süt Yolu’nun (Samanyolu) içinde kayboluyor. Karşıdaki nehir, lav sıcağının altınları erittiği bir kaynaktan doğmuş gibi parlak ve sarı. Nehrin sonu, ufuğun kızıllığında donuyor. Kızıl topraklar engebeli ve pürüzlü. Gün biterken Süt Yolu’nun yerini Nebulalar almakta. Altın nehrin sarısı onlara miras kaldı. Zulmet, kızıl toprağın üstünde doğdu.
GY: Turuncu kürenin üstünde içe doğru patlamalar var. Her patlama siyah dalgalarla çevrili kaynar küreyi biraz daha renklendirmekte. Mavi-turkuaz ve mor bileşenler, bir ressamın bitik boyasının tuvaldeki izleri gibi küreyi şeffaf bir renk huzmesine boğmuş. Kesif bir sıcaklık dalgasının izleri, arka plandaki kirli siyahı bunaltmış gibi. Son patlayışını sonsuz bir özlem içinde bekleyen bakır-turuncu lav adacığı, şimdilerde insan tenini bronzlaştırma işlevini görmeyi kendisi için kâfi sayıyor.
AU: Kaynar kürenin aynası, gün be gün iki-yüzlü olmanın elemi içinde parlaklığından bir şeyler yitirmekte. Onun doğum lekeleriyle bezeli tenine değen her göz, hayatlarından eksilen zamanlarını hatırlıyor. Karanlığın bitiş, aydınlığın başlangıç olduğu yanılgısına kapılan insanlar, onun aksinin bulunduğu her yerde günün bittiğini sanıyorlar. Kendi ışığına ve oluşuna sahip olamayan bu ayna, kimi zaman bağlı olduğu gri kürenin kendisi gibi renksiz olan sularını kendine doğru çekmekten başka bir isyankârlık göstermiyor.
Bize yaklaşan her şey sıradanlaşmaya başlıyor, bize benziyor, büyüsünü kaybediyor. Evrenin en mahremine bile el atan insanlık, ilhamı bahane ederek onları umarsızca sömürüp kendi basit benliklerine hapsediyor. Bunlardan habersiz olan sema sakinleri ise yerküreye yaklaştıkça bizim yanılgılarımızı, farkında olmadan, paylaşmaya başlıyor. Biz, bizden uzaktakilerin ölü ışıklarını mesut bir edayla izlerken yok ediliş, yaratılışın aksine tersten başlıyor...
Çarşamba, Mart 11, 2015
Sen Jorj / Hayalhane
Erik Satie'nin
Gnossienne'sının ahengini içinde barındıran bir 17. yy tablosu... (Camların
arkasındaki boyalı ve çizgili suratlar, dudaklarını yer çekimine meydan
okutmaya uğraşıyor, ama başarısız.) Tabloda bir adam yatıyor, başucunda da
bekliyor bir rahibe. Rahibenin elindeki ışık, karanlığın azametini kanıtlamak
istermişçesine cılız. (Camların arkasındaki zayıf vücutların derileri de yer
çekimine yenik.) Tablodaki adam ölüyor.
Merdivenler spiral şekilde aşağı kata kıvrılırken bir başka tablo bize başka ezgiler fısıldıyor. (Anımsayamıyorum tam adını, ama bir 19. yy noktürnü.) Jan Dark kılıcıyla yer çekimini deliyor, arkada bir köy morcivet alevlerle yanıyor. Tablo sustu, merdiven bitiyor. Parlak çinilerle bezenmiş duvardan yansıyan ışık aklımı karıştırıyor. Siyah ve kıvırcık kafalar var, duvarda yahut karşı bekleme koltuklarında, zihnim bulanık. Soğuk bir şey vücuduma değince anlıyorum artık o koltuklarda oturmadığımı. O koltuklara geri dönmek istiyorum, ancak dönemiyorum. Söylenilenler tınılara dönüşüyor ve merdivenleri yalayarak yukarıya ulaşıyor. Kendimi ölü adam tablosunun önünde buluyorum. Adam hala ölü, lakin tabloda yaşam sürüyor; ışıktan anlıyorum.
Bırakıp o yaşamı, dolaşıyorum çevrede. Camdan çevrili dışarıya açılan kış bahçesi görünümlü bir odaya giriyorum. Oda, başka evlerin balkonlarıyla, camlarıyla karşı karşıya. İnsanlar melodilerin hoş sedasını duyabilmek istercesine yakınlaşmış sanki. Aynı zamanda iniltileri duymamak çabası sarf eder gibi evler, kulak ve gözlerini sımsıkı örtmüş. Ben de örterek çıkıyorum. Her şey çığlık çığlığa; ölü adam, rahibe, Jan Dark, siyah kafalar... Müzik bile çığlık atıyor. Camlar arasındaki buruşuk, boyalı, sarkık yaratılmışlar seslendi bana: Küçük hanım, reçetenizi imzalatmayı unuttunuz. Hatırlamak istemiyorum. Çıkıyorum. Biranın yerel koku olduğu bir sokağın camiisinden Galata'nın kendisi silüetleşiyor. Ben, kaçıyorum.
Çarşamba, Eylül 17, 2014
Pazar, Temmuz 13, 2014
"Herkesin bahsettiği şeyler hakkında bir tekrar da ben yapayım" isteği
İnsanlar... diye bir girizgaha sahip olan herhangi bir kanı cümlesine başlayacaktım ki bir şeyi fark ettim: Çıkarım yapabilecek düzeye ulaşacak ne kadar insan tanıdım? Bir sonuç bilgisi öne sürmeye beni iteleyen bu özgüveni nereden buldum?
Her zaman gözlem gücüme ve tarafsızlığıma inanırım. Ancak bu inanç bir yargı bildirmeye yeter mi?
Günümüzün temel sorunu... Yeni bir yargı cümlesi daha. Yargılamayı yargılarken bile ihtiyaç duyulan kalıplar var, kaçınamayız. İnsanlığa göre -vicdani manasını kastetmiş olmayı isterdim- şekillenen dünyanın afallamış nesliyiz. Hangi konuda olursa olsun, ister somut bir siyaset ister soyut bir nefret, ilk amacımız güdülenmiş bir karşıtlığı kusmak. Nesil deyince akıllara direkt jenerasyon gelmesin, insan adlı varlığın varolduğuna inandığınız/inandığımız günden bu yana biz tek nesiliz: Önce çiçeği görür, sonra onu sever ve pek tabiî ona sahip olmak isteriz. Koparıp "benim" kisvesini veririz ona. Ardından çiçek solar ve insan önce çiçeği, detaylı düşününce de toprağı suçlamaya başlar. Zaman ilerler ve insan çiçeği koparmasına izin veren/zorlayan şartları şuçlu yapar. İnsan kendini suçlayamaz, nasıl suçlasın, çiçeği sanki o oraya koydu, hiç...
Her zaman gözlem gücüme ve tarafsızlığıma inanırım. Ancak bu inanç bir yargı bildirmeye yeter mi?
Günümüzün temel sorunu... Yeni bir yargı cümlesi daha. Yargılamayı yargılarken bile ihtiyaç duyulan kalıplar var, kaçınamayız. İnsanlığa göre -vicdani manasını kastetmiş olmayı isterdim- şekillenen dünyanın afallamış nesliyiz. Hangi konuda olursa olsun, ister somut bir siyaset ister soyut bir nefret, ilk amacımız güdülenmiş bir karşıtlığı kusmak. Nesil deyince akıllara direkt jenerasyon gelmesin, insan adlı varlığın varolduğuna inandığınız/inandığımız günden bu yana biz tek nesiliz: Önce çiçeği görür, sonra onu sever ve pek tabiî ona sahip olmak isteriz. Koparıp "benim" kisvesini veririz ona. Ardından çiçek solar ve insan önce çiçeği, detaylı düşününce de toprağı suçlamaya başlar. Zaman ilerler ve insan çiçeği koparmasına izin veren/zorlayan şartları şuçlu yapar. İnsan kendini suçlayamaz, nasıl suçlasın, çiçeği sanki o oraya koydu, hiç...
Pazar, Mart 23, 2014
Yazabiliyorken yazmalı, gezebiliyorken gezmeli.
İnsan-evladı "varım" diyebilecek bilince ulaştığı günden bu yana Kibir Tanrısını oynuyor.
-
Terimler yorucu. Mide bulandırıcı. Çoğunlukla kökensiz, soğuk ve manasız insanın parıltılı kibrinden peydahlanmış o terimler. Samimiyetsizliğin her harfinden aktığı o ucubeler. Terim: hapishane. Sınırları başkalarının beyin kıvrımlarından çizilen üretime elverişsiz bir distopya toprağı.
-
Sanat etiği nedir ? Bir tamlamanın terimleştirilmiş hali. "Hyperactif" bir çocuğu hareketsiz kaldığı müddetçe yaşayabileceği bir odaya koymak gibi. Hareketin kendi göreceliliğine binaen her saniye ölme riski taşıyan bir çocuk oldu sanat. Var olmayan şeyi var etme çabası, insanın onulmaz kibri: Etik.
-
Kaçamazsın. Seni var eden zübdenden de, şu an seni sen yapan seçimlerinden de kaçamazsın. Oyundan çıktığını sandığın her an oyuna daha fazla dahil olacaksın.
-
"Yazabiliyorken yazmalı, gezebiliyorken gezmeli."
-
Terimler yorucu. Mide bulandırıcı. Çoğunlukla kökensiz, soğuk ve manasız insanın parıltılı kibrinden peydahlanmış o terimler. Samimiyetsizliğin her harfinden aktığı o ucubeler. Terim: hapishane. Sınırları başkalarının beyin kıvrımlarından çizilen üretime elverişsiz bir distopya toprağı.
-
Sanat etiği nedir ? Bir tamlamanın terimleştirilmiş hali. "Hyperactif" bir çocuğu hareketsiz kaldığı müddetçe yaşayabileceği bir odaya koymak gibi. Hareketin kendi göreceliliğine binaen her saniye ölme riski taşıyan bir çocuk oldu sanat. Var olmayan şeyi var etme çabası, insanın onulmaz kibri: Etik.
-
Kaçamazsın. Seni var eden zübdenden de, şu an seni sen yapan seçimlerinden de kaçamazsın. Oyundan çıktığını sandığın her an oyuna daha fazla dahil olacaksın.
-
"Yazabiliyorken yazmalı, gezebiliyorken gezmeli."
Salı, Ocak 21, 2014
Dedi: "Içinde renkli oyuncaklar olan aptal kutular, kafalarının içinde pembe bir oyuncak olan canlılara yalan söyleyecek.."
Kim dedi, niye dedi orasını hiç bilemiyorum. Ama biri bunu çok önceden dedi ve biz dinlemedik. Dinlemek istemedik. Kanmak, kandırılmaktan kolaydır. Daima kolay olmuştu... İnandığımız şeylere inandırıldığımız kabul etmedik, etmeyeceğiz. Nedendir, bunu ben de tam olarak bilemiyorum. Ne açıklama getirilse eksik kalacak gibi. Ben yine de deneyeceğim:
Günler geçiyor, geçmeye devam edecek. Her şey değişiyor, değişmeye devam edecek. Süreklilik, evreni oluşturan temel yasa. Yaşamamız, ölmemiz, sevmemiz yahut nefret etmemiz hepsi belli bir zamanda başlayıp belli bir süre zarfına kadar devam eden bir çizgi; yani süreklilik gösteren bir akış. Evrenin bu velinimet yasasını çiğneyen biz insanlar, sürekliliğe sürekli darbe indirmeye devam ediyor gibi gözüküyoruz; ama nasıl ? Biz, katı bir koruma (zaman) ile korunmuş bu yasaya nasıl parazit olabiliriz ? La réponse est simple. İnsanların ilk çağlardan itibaren yapmak istediği esas şey kendini göstermek ve kanıtlamak. Şımartılma güdümüzün yeteneklerini sergileyebileceği ilk sahne: biz. Biz evreniz. Bizsiz evren ? O, bize göre zaten yok.
Kuralların üzerinde oynamaya çalışarak yapabileceklerinin sınırını görüyor insanoğlu. Kendini aşarak başka insanların üzerinde de bilgi sahibi olmak artık çok basit. Sosyoloji ve psikoloji ekolleri insanların en kirli iç yüzlerini ortalığa çoktan serdi bile. Geriye kıvrak zekaların bu yüzleri boyayıp sunması kalıyor ki bu da çoktan düşünüldü: aptal kutusu. Bu artık sadece televizyon için kullanılan bir terim değil. Bahsi geçen terim, bizim -dolaylı yoldan evrenin- sürekliliğini bölebilecek her şeyi kapsıyor.
Duygularımızı bölüyor, düşüncelerimizi bölüyoruz. En önemlisi inandıklarımızı, inanmak istediklerimizi bölüyor. Zannedilmesinin ki ben burada teknolojiden bahsediyorum. Ben kafanın içinde pembe bir oyuncak olan aptal kutusundan bahsediyorum.
Kendinizin kuklası olmayın, başkalarının kuklası olmanın bile bir özrü var.
Günler geçiyor, geçmeye devam edecek. Her şey değişiyor, değişmeye devam edecek. Süreklilik, evreni oluşturan temel yasa. Yaşamamız, ölmemiz, sevmemiz yahut nefret etmemiz hepsi belli bir zamanda başlayıp belli bir süre zarfına kadar devam eden bir çizgi; yani süreklilik gösteren bir akış. Evrenin bu velinimet yasasını çiğneyen biz insanlar, sürekliliğe sürekli darbe indirmeye devam ediyor gibi gözüküyoruz; ama nasıl ? Biz, katı bir koruma (zaman) ile korunmuş bu yasaya nasıl parazit olabiliriz ? La réponse est simple. İnsanların ilk çağlardan itibaren yapmak istediği esas şey kendini göstermek ve kanıtlamak. Şımartılma güdümüzün yeteneklerini sergileyebileceği ilk sahne: biz. Biz evreniz. Bizsiz evren ? O, bize göre zaten yok.
Kuralların üzerinde oynamaya çalışarak yapabileceklerinin sınırını görüyor insanoğlu. Kendini aşarak başka insanların üzerinde de bilgi sahibi olmak artık çok basit. Sosyoloji ve psikoloji ekolleri insanların en kirli iç yüzlerini ortalığa çoktan serdi bile. Geriye kıvrak zekaların bu yüzleri boyayıp sunması kalıyor ki bu da çoktan düşünüldü: aptal kutusu. Bu artık sadece televizyon için kullanılan bir terim değil. Bahsi geçen terim, bizim -dolaylı yoldan evrenin- sürekliliğini bölebilecek her şeyi kapsıyor.
Duygularımızı bölüyor, düşüncelerimizi bölüyoruz. En önemlisi inandıklarımızı, inanmak istediklerimizi bölüyor. Zannedilmesinin ki ben burada teknolojiden bahsediyorum. Ben kafanın içinde pembe bir oyuncak olan aptal kutusundan bahsediyorum.
Kendinizin kuklası olmayın, başkalarının kuklası olmanın bile bir özrü var.
Salı, Temmuz 16, 2013
Olmamalıyım.
Düşmanım hiç olmadı. Kimseye kin gütmedim. Kimsenin kötülüğünü isteyerek yapmadım bir şeyleri. İnsanları, onları sevdim; farklılıklarıyla, desenleriyle... Kimseden de kötülük görmedim. Beni kimse üzmedi. Hatalarımı affettiler, sevdiler beni. Birbirlerinin ayağının altındaki toprağı balçıklaştıran ilişkiler benim için hep üçüncü tekiller üzerinde somutlaştı. Bana sarkmadı, sarkamazdı. Düşünsene, beni kıskanıyorlar diye serzenişte bile bulunamıyorum, ben şimdi nasıl mutsuz olayım Ez... ? Olmamalıyım..
Pazartesi, Ağustos 06, 2012
Minor Project - June
Benim şeytanım hep başucumdadır. Benimle uyuyup benimle uyanır. Benimle üzülür ve yine benimle sevinir. Kitap okurken kelimelerin arasında, film izlerken sahne geçişlerinde, müzik dinlerken melodilerde bile bulabiliyorum onu. Gerçekleri işitmeyeyim diye kulağıma ninni fısıldıyor, duyabiliyorum. Yağmurun kirpiklerimden süzülmesini, karın yüzümde erimesini beklerken; baharda çiçeklerin açmasını izleyip, yazın suyun derinliklerine dalarken hep benimle birliktedir. Ve her aynaya baktığımda sarı saçlı, bal gözlü, kısa boylu bir melek olarak bana gülümseyerek şu şarkıyı mırıldanır:
Salı, Mayıs 08, 2012
Her şeyliğin dibinde hiçbir şey olmaya hazır mısın ?
Çok sevdiğim kelimeler vardır benim. Hiçbir şey mesela. Çok anlamlı gelir. Aynı zamanda kapsamlı. Her şey kadar hiçbir şeyin de kapladığı bir yer vardır uzayda. Her şey gelecekte bir gün hiçbir şey olma yolunda emin adımlarla ilerlerken ve doğan her çocuk her daim hiçbir şey olmaya hazırken kim her şeyin varlığına somut kanıt getirebilir ki ? Nedir her şey ? Her şey deyince aklınıza ilk neler geliyor ? Peki ya hiçbir şey deyince ? Hiçbir şey deyince aklınıza hiçbir şey gelmiyor aslına bakarsanız. Hiçbir şeylik ya da hiçbir şey olan şeyler her şeyin içinde mi ? Ya da her şey düşündüğümüz kadar geniş bir yer tutmuyor mu ? Her ve hiç.
+ Neyin var ? - Hiç.
Hiçbir şeyim yok manasına gelen bu ifade de bile hiçliğe sahip olunabileceği manasına geliyor. Hiç değilse bilinçaltımız buna oldukça yatkın. Şu an ben bunları yazmasam hiçbir şey kaybetmem veya hiçbir şey kazanmam. Zaten kazanamayacağımız hiçliği kaybedemeyeceğimızden şu hayatta yaptığımız çoğu şey anlamını yitiriyor. Belki adı lazım olamayan bir grubun adı lazım olmayan şarkısı bütün anlattıklarımı ve bu konu üzerinde anlatabileceklerimi özetliyor : Dünya bir sanı, sanı her şey; doğmadık ölmeyeceğiz. Var olmadık hiçbir yerde, hiçliklerde yiteceğiz.
Cumartesi, Nisan 21, 2012
That's Life ?
Bazı hayatlar kulağımıza dokunan bilinmedik bir müziğin fısıltısı kadar huzur verici; bazıları ise kulak tırmalayıcı... Peki nedir hayat ? Yaşamak mı ? Nefes almak mı ? Yoksa ölmek için bir çabalayış mı ? Çok şey mi, hiçbir şey mi ? Bildiğimiz bir sona bilmediğimiz ya da en azından bilmediğimizi sandığımız yollardan gitmek mi ? Kaderin olay örgüsünün Türkçe lugattaki -ki aslında Arapça kökenli- karşılığı mı ?
Birçok dilde iki hecelidir hayat: Life, buhay, leben, život, hidup, vivo, leven, vida, lavi, saol, vita, élet, ħajja .... İlk hecesinin doğumu, son hecesinin de ölümü temsil etme olasılığı benim hayal gücümle sınırlandırılmış bir yafta olmaktan öteye gidemez belki; ama böyle düşünmekten de kimseye zarar gelmez.
Bence hayat; aldığın nefesin yaşam için şans, verdiğin nefesin ölüm için risk taşıdığını bilmektir. Hayat, Tanrı'yı arayıp bulmak yahut bulup kaybetmek için bize verilen mühlettir. Hayat, Allah'ın bize : 'Sizin sonunuzun ne olacağını biliyorum; fakat herkesin bir en az bir kere de olsun şansa ihtiyacı var' deme şeklidir. Kıymetini bilene de bilmeyene de verilen bir nimettir.
Belki de hayat sadece Frank Sinatra'nın dediği gibidir : ' That's life, that's what all the people say '. Kim bilebilir ?
Cumartesi, Nisan 14, 2012
Oswald Hapishanesi Sakinleri
Oz... Bu dizi benim ve benim gibi zevke sahip olan insanların kültüdür; ve inanıyorum ki eğer izlemedilerse izledikleri zaman kültü olacaktır. İyi bir yabancı dizi seyircisi olarak, bu zamana kadar kişisel gelişimime katkı sağlayan, durup düşündüren, arada gülümseten ve ardından ağlatan, en iğrenç şeyleri bile kabul ettirecek raddeye ulaştıran bir diziyle karşılaşmamıştım, Oz'u izleyene kadar.
Oz 1997'ten 2003 yılına kadar süren 56 bölümlü bir TV dizisi. Yayıncılığını 'bence' şu anda en iyi dizileri yayınlayan HBO üstlenmiş. Tam bir realitik hapishane dizisi. 6 ana mahkum hep mercek altında: Kareem Said, Ryan O'Reily, Vern Schillinger, Augustus Hill, Tobias Beecher, Miguel Alvarez. İdealist birim yöneticisi Tim McManos ile koyver gitsin tarzında olan genel yönetici Leo Glynn de öne çıkan karakterlerden. Tabi dizi bunlardan ibaret değil. Her bölümde birçok farklı karakter işleniyor ve bazen baş rol oyuncuları o bölümde hiç gözükmeyebiliyor. Zaten dizinin beni çeken yanı burada başlıyor: dizi tek konu ya da karakter merkezli ilerlemiyor.
Her bölümün başında, aralarında ve sonunda Augustus Hill; o bölümün vermek istediği mesajı biraz felsefi biraz argolu biraz nükteli bir biçimde izleyicilere aktarıyor; 56 bölümümde de 56 farklı ders veriyor insana.
Karakter karakter psikolojik tahlil yapılmıyor; ama siz izlerken ister istemez yaptırılıyorsunuz. En nefret ettiğiniz karakterlere yeri gelip acırken, en sevdiklerinizden iğrenebiliyorsunuz. Size ahlaksızlık gibi gelen olaylara bile farklı bir bakış açısıyla yaklaşıp, normal olanların ise ne kadar anormalleştiğine tanık oluyorsunuz.
Bu diziden şahsıma alınacak onlarca şey vardı ve aldım. Sert, tatsız, acımasız ve gerçekçi.... Yani o bir: efsane....
Cuma, Nisan 06, 2012
Masumiyet Nedir ? - I -
Masumiyet, içten gülebilmek; gülmek istemediğiniz zaman somurtabilmektir. Masumiyet, 'büyük' kimselerin ağlamayacağı şeylere ağlamaktır. Masumiyet, saflığını korumak için duygulardan, ihtiyaçlardan, düşüncelerden taviz vermektir. Masumiyet - masum kalmak - masum olmak, modern dünyaya bir baş kaldırıdır. 'Masumiyette neymiş, yok öyle bir kavram!' diyenlere kendi yaşamınızdan kesitler sunarak gerçekleri onların yüzüne vurmaktır. Masumiyet, bedenin değil ruhun arı kalmasıdır. Masumiyet, utandığında gözleri kaçırmaktır. Masumiyet çocukluktur. Ruhunu çocuk tutan ömür boyu masum kalmaya mecburdur.
Masumiyet istektir, isteksizliktir.
Masumiyet maskelerinizi çıkarttığınızda bile kalbinizin gülümsemesidir.
Cumartesi, Mart 31, 2012
Dire Straits - The Bug
Sometimes youre the windshield
Sometimes youre the bug
Sometimes it all comes together baby
Sometimes youre a fool in love
Sometimes youre the louisville slugger baby
Sometimes youre the ball
Sometimes it all comes together baby
Sometimes youre going lose it all
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)